top of page

Her Şey Yolundayken Neden Bir Şey Eksik Gibi Gelir?

  • Yazarın fotoğrafı: Ayça Özbatır
    Ayça Özbatır
  • 27 Ağu
  • 3 dakikada okunur

Clair Star
Clair Star

Bazen insan hayatına baktığında eksik olan şeyi bulamaz.

İşi vardır.Arkadaşları vardır.Bir ilişkisi, planları, gideceği yerler, yapacağı şeyler vardır.

Dışarıdan bakıldığında hayat kötü gitmiyordur. Hatta belki pek çok şey tam da olması gerektiği gibidir.

Ama yine de içeride tarif edilmesi güç bir duygu vardır:

“Bir şey eksik.”

Bu duyguyla karşılaştığımızda çoğu zaman ilk yaptığımız, hayatımızda eksik olan şeyi aramaktır. Yeni bir ilişki, başka bir iş, daha fazla sosyal çevre, yeni bir hedef, yeni bir deneyim…

Oysa bazen eksik olan yeni bir şey değildir.

Bazen eksilen, insanın yaşadığı hayatla kendi arasındaki bağdır.

Nasıl biri olmak istiyorum?

İnsan kendisini yalnızca kendi içinden kurmaz.

Çocukluğumuzdan itibaren başkalarının bakışlarıyla da karşılaşırız. Nelerin sevildiğini, nelerin onaylandığını, hangi hallerimizin kabul gördüğünü fark ederiz. Bir yanımız ilişkilerimizi sürdürebilmek ve ait olabilmek için çevremize uyum sağlamayı öğrenir.

Bu, gelişimin doğal bir parçasıdır.

Hiçbirimiz yalnızca içimizden geldiği gibi yaşayamayız. Başkalarını hesaba katar, roller üstlenir, bulunduğumuz ortama göre bazı yanlarımızı öne çıkarır, bazılarını geri çekeriz.

Sorun uyum sağlamak değildir.

Sorun, uyum sağlarken kendimize ulaşmanın giderek zorlaşmasıdır.

Bir süre sonra “Ben ne istiyorum?” sorusunun yanına başka sorular yerleşmeye başlayabilir:

Nasıl görünmeliyim?Nasıl bir hayatım olmalı?Nerede olmalıyım?Neyi başarmış olmalıyım?Başkalarının gözünde nasıl biri olmalıyım?

Ve bazen ikinci grup soruların sesi o kadar yükselir ki ilkinin sesi duyulmaz olur.

Başkasının gözündeki hayat

Bugün bu bakıştan kaçmak belki de her zamankinden daha zor.

Sosyal medya bize yalnızca başkalarının hayatlarını göstermiyor. Aynı zamanda farkında olmadan nasıl bir hayatın arzulanabilir, nasıl bir bedenin güzel, nasıl bir ilişkinin mutlu, nasıl bir başarının değerli kabul edildiğine dair sayısız görüntü sunuyor.

Bir süre sonra birbirine benzeyen yüzler, bedenler, mekânlar, tatiller, ilişkiler ve hayatlar görüyoruz.

Buradaki mesele sosyal medyanın bizi “sahte” insanlara dönüştürmesi kadar basit değil.

Belki daha incelikli bir şey oluyor.

İnsan, kendi hayatını yaşamaktan çok, kendi hayatına dışarıdan bakmaya başlayabiliyor.

Bir anın içinde olmaktan önce o anın nasıl göründüğünü düşünüyor.

Bir şeyi istemekten önce onun istenmeye değer olup olmadığını kontrol ediyor.

Bir yere gitmekle, orada bulunmuş olmanın görülmesi birbirine karışıyor.

Ve başkasının bakışı zamanla yalnızca dışarıda kalmıyor. İçimizde de yaşamaya başlıyor.

Winnicott’un “sahte kendilik” dediği şey

Psikanalist Donald Winnicott, insanın çevresinin beklentilerine uyum sağlamak için geliştirdiği bir “sahte kendilik”ten söz eder.

Buradaki “sahte” sözcüğü, kişinin yalan söylediği ya da rol yaptığı anlamına gelmez.

Hatta belirli ölçüde böyle bir uyum hepimiz için gereklidir.

Fakat kişi kendi canlılığını, spontanlığını ve arzusunu sürekli geri çekerek çevrenin beklediği biçimde var olmaya başladığında, dışarıdan oldukça iyi işleyen bir hayatın içinde bile içeride bir yabancılık hissi oluşabilir.

İnsan yapılması gerekenleri yapıyordur.

Başarılıdır.Uyumludur.Sevilmektedir.Hayatı devam etmektedir.

Ama bütün bunların içinde kendisine rastlamakta zorlanıyordur.

Belki bu nedenle bazen şu cümleyle karşılaşırız:

“Her şeyim var aslında. Neden böyle hissediyorum bilmiyorum.”

Çünkü ruhsal hayatın ölçüsü yalnızca sahip olduklarımız değildir.

Onlarla kurduğumuz ilişkinin ne kadar bize ait olduğudur.

Boşluk her zaman bir eksiklik değildir

Belki de bu yüzden boşluk duygusunu her zaman doldurulması gereken bir alan olarak düşünmemek gerekir.

Çünkü bazen boşluk bize hayatımızda neyin eksik olduğunu değil, neyle temasımızı kaybettiğimizi anlatır.

İnsan yıllarca kendisinden bekleneni yapabilir. Başarabilir, ilişkiler kurabilir, sorumluluklarını yerine getirebilir ve dışarıdan bakıldığında oldukça iyi bir hayat yaşayabilir.

Ama bir gün bütün bunların ortasında durup:

“Ben bunların hangisini gerçekten istedim?”

diye sorabilir.

Bu sorunun hemen bir cevabı olmayabilir.

Hatta belki önemli olan da hemen cevap vermek değildir.

Kendi arzumuza yeniden yaklaşmak, hayatımızdaki her şeyi değiştirmek ya da bütün uyumlarımızdan vazgeçmek anlamına gelmez.

Belki önce, hangi seçimlerimizin gerçekten bize ait olduğunu ve hangilerinin başkasının gözündeki halimizi korumaya yaradığını merak etmekle başlar.

Çünkü insan bazen kendisini kaybettiğini büyük bir krizle fark etmez.

Bazen her şey yerli yerindedir.

Yalnızca o hayatın içinde kendisine rastlamak giderek zorlaşmıştır.


 
 
 

Yorumlar


bottom of page