Başkasının Gözündeki Ben: Kendimize Ne Zaman Dışarıdan Bakmaya Başladık?
- Ayça Özbatır

- 13 Ağu
- 2 dakikada okunur

“Bazen kendimize, başkasının gözünden bakmaya başlarız.”
Belki bunu hep bir ölçüde yaptık.
Nasıl göründüğümüzü, hakkımızda ne düşünüldüğünü, beğenilip beğenilmediğimizi merak etmek yeni değil. İnsan kendisini yalnızca kendi içinden kurmuyor; başkasının bakışı da benliğimizin oluşumunda en başından beri yer alıyor.
Ama bugün bu bakışın hayatımızdaki yeri sanki biraz değişti.
Artık yalnızca yaşamakla kalmıyor, yaşarken bir yandan da kendimizi seyrediyoruz.
Nasıl görünüyorum?
Doğru yerde miyim?
Yeterince iyi miyim?
Yeterince güzel, başarılı, mutlu, üretken, sevilen biri gibi görünüyor muyum?
Ve belki daha önemlisi:
Başkalarının gözünde olmak istediğim kişi gibi görünüyor muyum?
Kendimize dışarıdan bakmaya başladığımızda
Sosyal medya bize yalnızca başkalarının hayatlarını göstermedi. Aynı zamanda kendi hayatımıza da dışarıdan bakabileceğimiz bir göz verdi.
Gittiğimiz yer, yediğimiz yemek, bedenimiz, yüzümüz, ilişkimiz, tatilimiz, evimiz, hatta bazen mutluluğumuz bile yalnızca yaşanan bir deneyim olmaktan çıkıp gösterilebilir bir şeye dönüşebiliyor.
Bir süre sonra soru fark edilmeden değişebiliyor:
“Ben bunu istiyor muyum?” yerine “Bu nasıl görünür?”
“Burada iyi hissediyor muyum?” yerine “Burada nasıl görünüyorum?”
Belki insanın kendisine yabancılaşması tam da büyük kopuşlarla başlamıyor.
Bazen çok küçük yerlerde başlıyor.
Kendi arzusuyla, kendisinden bekleneni birbirinden ayırt edemediği yerde.
Hepimizin bir “görünen” tarafı var
Winnicott’ın hakiki kendilik ve sahte kendilik üzerine düşünceleri burada önemli bir şey söylüyor.
“Sahte kendilik” gündelik dilde kullandığımız anlamıyla sahtekârlık değildir. İnsan zaten her ilişkide içinden gelen her şeyi olduğu gibi ortaya koymaz. Uyum sağlar, bekler, bazı yanlarını geri çeker, sosyal dünyanın gereklerine göre davranır.
Bu, ruhsal yaşamın doğal bir parçasıdır.
Sorun, uyum sağlamak değil; uyum sağlarken insanın kendi iç deneyimiyle bağının giderek zayıflamasıdır.
Başkalarının beklentilerine uygun bir benlik o kadar öne geçebilir ki, insan bir süre sonra kendi isteğini duymakta zorlanabilir.
Ne istediğini değil, ne istemesi gerektiğini bilir.
Neyi sevdiğini değil, neyin beğenildiğini bilir.
Nasıl hissettiğini değil, nasıl görünmesi gerektiğini bilir.
Ve dışarıdan bakıldığında hayatında eksik hiçbir şey olmayabilir.
İyi bir işi vardır. Arkadaşları vardır. Bir ilişkisi vardır. Seyahat eder. Üretir. Hayatı “iyi gidiyordur.
Ama içeride başka bir cümle dolaşabilir:
“Her şey yolunda gibi. Peki ben neden kendimi boşlukta hissediyorum?”
Boşluk bazen eksiklikten değil, uzaklıktan doğar
Belki de bu boşluk her zaman hayatımızda bir şeylerin eksik olduğunu söylemez.
Bazen insanın yaşadığı hayatla, o hayatı yaşayan kendiliği arasındaki mesafeyi anlatır.
Hayat doludur ama kişi kendisini o hayatın içinde yeterince hissedemiyordur.
Çünkü uzun zamandır “Ben ne istiyorum?” sorusundan çok, “Nasıl biri olmalıyım?” sorusuna cevap vermeye çalışıyordur.
Bugün bunun için önümüzde sayısız ölçü var.
Nasıl bir bedene sahip olmamız gerektiğinden nasıl yaşlanmamız gerektiğine, nerede tatil yapacağımızdan nasıl ebeveyn olacağımıza, ne giyeceğimizden evimizin nasıl görünmesi gerektiğine kadar…
Üstelik bunların çoğu bize açıkça söylenmiyor.
Yazılı olmayan, görünmeyen kurallar gibi dolaşıyorlar.
Ve insan bazen kendisini gerçekleştirdiğini düşünürken, fark etmeden kendisine sunulan bir “ideal ben”i gerçekleştirmeye çalışabiliyor.
Peki başkasının bakışından tamamen kurtulabilir miyiz?
Muhtemelen hayır.
Belki buna ihtiyacımız da yok.
İnsan ilişkisel bir varlık. Görülmek, tanınmak, beğenilmek, bir başkasının zihninde yerimizin olduğunu hissetmek hepimiz için önemli.
Mesele başkasının bakışını hayatımızdan çıkarmak değil.
Mesele, o bakışın, kendi bakışımızın yerini ne kadar aldığı.
Çünkü bir noktadan sonra insanın önünde daha sessiz ama daha zor bir soru beliriyor:
Başkalarının beni nasıl gördüğünü bir anlığına kenara bıraksaydım…
Ben nasıl yaşamak isterdim?
Neyi gerçekten severdim?
Neyi seçerdim?
Neye hayır derdim?
Ve belki en zor olanı:
Kimsenin görmeyeceğini bilseydim, yine de aynı hayatı ister miydim?



Yorumlar