top of page

Bir Anne Ne Kadar Çok Olmalı?

Yazarın fotoğrafı: Ayça Özbatır
Ayça Özbatır
3 gün önce
5 dakikada okunur

Bir anne çocuğuna ne kadar çok şey verirse, o kadar iyi bir anne mi olur?

Daha fazla ilgilenmek, daha fazla düşünmek, daha fazla korumak, daha fazla anlamak… Annelik çoğu zaman bu “daha fazla”ların etrafında şekillenir.

Çocuğun neye ihtiyacı olduğunu önceden fark etmek, yaşayabileceği güçlükleri öngörmek, üzülmesini engellemek, karşılaştığı sorunlara çözüm bulmak, onun için en doğru olanı seçmeye çalışmak…

Bütün bunlar sevginin ve bakımın bir parçası olabilir. Ancak bir noktadan sonra şu soruyu sormak gerekebilir:

Bir çocuğun hayatında annenin çok fazla yer kaplaması, çocuğun kendisine ne kadar yer bırakır?


Annenin varlığı kadar geri çekilebilmesi de...


Bir çocuğun gelişimi için annenin varlığı, ilgisi ve duygusal ulaşılabilirliği önemlidir. Özellikle yaşamın ilk dönemlerinde çocuk, kendi başına düzenleyemediği pek çok duyguyu bakım veren kişinin yardımıyla taşır.


Ancak çocuk büyüdükçe ihtiyaçları da değişir.


Bir zamanlar onun yerine yapılan şeyleri kendisi yapmaya, karşılaştığı güçlüklerle baş etmeyi denemeye, beklemeye, hayal kırıklığı yaşamaya ve bazen de başarısız olmaya ihtiyaç duyar.

Bu noktada anneliğin belki de en güç taraflarından biri ortaya çıkar: Çocuğun artık kendisine eskisi kadar ihtiyaç duymamasına izin verebilmek.


Çünkü bazen bir çocuğun büyümesi, annenin geri çekilebilmesini de gerektirir.


Bu, çocuğu yalnız bırakmak ya da ihtiyaçlarına kayıtsız kalmak değildir. Onun gelişen kapasitesine güvenebilmek ve gerektiğinde yanında olmayı sürdürürken kendi deneyimini yaşamasına alan açabilmektir.


Winnicott'ın “yeterince iyi anne” düşüncesi de bize burada önemli bir kapı aralar. Çocuğun ihtiyaçlarına başlangıçta büyük ölçüde uyum sağlayan bakım verenin, zaman içinde bu uyumu çocuğun gelişen kapasitesine göre değiştirebilmesi önemlidir.


Çocuk, dünyanın her zaman kendi ihtiyaçlarına göre düzenlenmediğini yavaş yavaş deneyimler. Bekleyebilir, isteyebilir, hayal kırıklığına uğrayabilir ve bütün bunların içinde kendi ruhsal kaynaklarını geliştirebilir.


Belki de anneliğin önemli yanlarından biri, çocuğun her güçlüğünü ortadan kaldırmak değil, onun bazı güçlüklerle karşılaşabilmesine dayanabilmektir.


Çocuğun ihtiyacı mı, annenin kaygısı mı?


Bazen çocuğun yaşadığı güçlük, anne için de katlanılması zor bir deneyime dönüşebilir.


Çocuğun üzülmesi, dışlanması, başarısız olması ya da yanlış bir karar vermesi yalnızca çocuğun yaşadığı bir durum olmaktan çıkar; annenin kendi yeterliliğiyle ilgili bir mesele haline gelebilir.


Böyle anlarda çocuğun yaşadığı duyguyla annenin o duygu karşısında hissettikleri birbirine karışabilir.


Anne çocuğunu rahatlatmaya çalışırken, belki de kendi kaygısını da yatıştırmaya çalışıyordur.


Bu nedenle bazen kendimize şu soruyu sormak önemlidir:

Şu anda çocuğumun yaşadığı güçlüğe mi müdahale ediyorum, yoksa onun güçlüğünü görmek bende dayanılması zor bir duygu mu uyandırıyor?


Bu sorunun amacı annenin ilgisini ya da kaygısını yanlış bulmak değildir.

Aksine, annenin kendi duygusunu fark edebilmesi, çocuğun duygusuna daha fazla yer açabilir.


Çünkü her üzüntünün hemen giderilmesi, her sorunun çözülmesi, her belirsizliğin ortadan kaldırılması gerekmez.


Bazen çocuğun ihtiyacı, onun yerine düşünen bir yetişkin değil; kendi düşüncesini geliştirebilmesi için yanında kalan bir yetişkindir.


Annelik kadının hayatında ne kadar yer kaplar?


Anneliğin çok oluşu yalnızca çocuk açısından düşünülmesi gereken bir mesele değildir.


Bir kadın anne olduğunda hayatında yeni bir ilişki ve yeni bir sorumluluk alanı oluşur. Ancak zaman içinde annelik, kadının diğer bütün kimliklerinin önüne geçebilir.


Kadın yalnızca çocuğun ihtiyaçlarını karşılayan değil; onun duygularını takip eden, geleceğini düşünen, karşılaşabileceği güçlükleri öngören, ilişkilerini düzenleyen, eksik kalan her şeyi tamamlamaya çalışan kişi haline gelebilir.


Üstelik bütün bunları yaparken kendisini yeterince iyi bir anne olarak hissetmeyebilir.


Çünkü annelikten beklenenlerin belirgin bir sonu yoktur. Her zaman daha fazla ilgilenmek, daha dikkatli olmak, daha çok zaman ayırmak, daha iyi anlamak mümkündür.


Böylece annelik, tamamlanması mümkün olmayan bir yeterlilik arayışına dönüşebilir.


Kadının kendi ihtiyaçları, arzuları, arkadaşlıkları, mesleği, yalnız kalma isteği ve çocuğundan bağımsız hayatı giderek ikinci plana yerleşebilir.


Belki de burada sorulması gereken soru yalnızca bir kadının anneliğe ne kadar zaman ayırdığı değildir.


Anne olmanın dışında kendisi olarak kalabileceği ne kadar alanı vardır?


Çünkü bir kadının çocuğundan ayrı bir hayatının olması, çocuğuna duyduğu sevginin eksikliği anlamına gelmez.


Tam tersine, annenin kendisine ait bir hayatı sürdürebilmesi, çocuğun da annesinden ayrı bir hayat kurabilmesinin mümkün olduğunu görmesine yardımcı olabilir.


Çocuk anneden ayrışırken, anne çocuktan ayrışabilir mi?


Bir çocuğun büyümesi çoğu zaman onun annesinden giderek bağımsızlaşması üzerinden düşünülür. Kendi kararlarını verebilmesi, annesinden ayrı ilişkiler kurabilmesi, kendi isteklerini ve ihtiyaçlarını tanıyabilmesi beklenir.


Oysa ayrışma yalnızca çocuğun gerçekleştirdiği bir süreç değildir. Annenin de bu değişime ruhsal olarak eşlik edebilmesi gerekir.


Çünkü çocuk büyüdükçe yalnızca onun ihtiyaçları değişmez; annenin çocuğun hayatındaki yeri de değişir.


Bir zamanlar her şeyi bilen, düzenleyen, koruyan ve ihtiyaç duyulan kişi olmak, zaman içinde yerini çocuğun kendi kararlarını aldığı, kendi ilişkilerini kurduğu ve annesinin bilmediği deneyimler yaşadığı bir ilişkiye bırakır.


Bu değişim anne için her zaman kolay olmayabilir.


Çocuğun kendisine daha az ihtiyaç duyması, bazen annenin kendi hayatındaki yerini ve değerini yeniden düşünmesini gerektirebilir. Özellikle kendisini büyük ölçüde annelik üzerinden tanımlayan bir kadın için çocuğun bağımsızlaşması, yalnızca onun büyümesi değil, kendi hayatında bir boşlukla karşılaşması anlamına da gelebilir.


Böyle durumlarda annenin çocuğun hayatındaki varlığını sürdürme ihtiyacı, çocuğun ihtiyaçlarının önüne geçebilir.


Çocuğun yerine karar vermek, onun güçlüklerini hemen çözmek, sürekli haberdar olmak istemek ya da ihtiyaç duyulmadığında bile yardım etmeye devam etmek, bazen bu değişen ilişkiye uyum sağlamanın güçlüğüyle bağlantılı olabilir.


Burada önemli olan, bütün bu davranışların ardında mutlaka böyle bir neden bulunduğunu varsaymak değildir. Daha çok, annenin kendi duygusal ihtiyaçlarının da anne-çocuk ilişkisinde yer bulabileceğini fark edebilmektir.


Belki de ayrışmanın güç taraflarından biri, çocuğun annesinden uzaklaşabilmesi kadar, annenin de çocuğun kendisine eskisi kadar ihtiyaç duymamasına dayanabilmesidir.

Çünkü çocuğun bağımsızlaşması, annenin onun hayatındaki değerini kaybetmesi anlamına gelmez. Ancak ilişkinin biçiminin değişmesini gerektirir.


Annenin çocuğundan ayrı arzularının, ilişkilerinin ve kendisine ait bir hayatının olması da bu değişimi mümkün kılan önemli kaynaklardan biri olabilir.


Bazen annenin çocuğuna bırakabileceği en değerli alan, kendi hayatında çocuğunun doldurmak zorunda olmadığı bir yer açabilmesidir.


Peki çift ilişkisine ne olur?


Bir çocuğun doğumuyla birlikte çift ilişkisi de değişir. İki kişinin kurduğu ilişkinin içine bakım, sorumluluk, yorgunluk ve yeni bir bağlılık biçimi girer. Ancak bazen ebeveynlik, çift ilişkisinin neredeyse bütün alanını kaplamaya başlar.


Konuşmalar çocukla ilgili konulara, planlar onun ihtiyaçlarına, gündelik hayat onun düzenine göre şekillenir.


İki kişi anne ve baba olarak birbirleriyle ilişki kurmayı sürdürürken, birbirlerini birer yetişkin, sevgili ya da eş olarak görmeye daha az zaman ve alan bulabilir.


Burada bütün sorumluluğu anneye yüklemek doğru olmaz.


Çünkü anneliğin bu kadar çok yer kaplaması, çoğu zaman bakım sorumluluğunun eşit paylaşılmamasıyla, diğer ebeveynin konumuyla ve kadından beklenenlerle de ilişkilidir.


Bir kadından hem çocuğun bütün ihtiyaçlarını fark etmesi hem aile hayatını düzenlemesi hem de çift ilişkisinin yakınlığını sürdürmesi beklenebilir.


Böylece kadın yalnızca çocuğun bakımını değil, ilişkinin duygusal sürekliliğini de taşımaya başlayabilir.


Ve belki de bütün bunların içinde şu soru giderek daha az sorulur:

Bu kadın neye ihtiyaç duyuyor?


Çift ilişkisinin canlı kalabilmesi, ebeveynliğin önemini azaltmayı gerektirmez. Ancak iki kişinin birbirleriyle yalnızca çocuk üzerinden değil, kendi arzuları, ihtiyaçları ve ilişkileri üzerinden de karşılaşabilecekleri bir alanın varlığını gerektirir.


Bazen daha az yapmak, daha az sevmek değildir.


Annelik çoğu zaman var olmakla, yetişmekle, karşılamakla ve korumakla ilişkilendirilir.

Oysa çocuğun büyümesiyle birlikte anneliğin biçiminin de değişmesi gerekir.


Bir zamanlar çocuğun yerine yaptığımız şeyi artık onun yapabilmesine izin vermek, her sorununu çözmemek, her duygusunu düzenlemeye çalışmamak, kendi kararlarının sonuçlarıyla gelişimine uygun biçimde karşılaşabilmesine alan açmak…


Bütün bunlar ilgisizlik değil, ilişkinin değişen ihtiyaçlarına uyum sağlayabilmektir.


Elbette her çocuğun gelişimsel kapasitesi, ihtiyaçları ve içinde bulunduğu koşullar farklıdır. Çocuğa alan açmak, ihtiyaç duyduğu desteği geri çekmek ya da güvenliğini göz ardı etmek anlamına gelmez.


Belki de mesele annenin ne kadar çok şey yaptığı değil, yaptıklarının ne kadarının gerçekten çocuğun ihtiyacına karşılık geldiğidir.


Çünkü bazen sevgi, daha fazlasını yapmakla değil, bir başkasının kendi hayatını yaşayabilmesine yer açmakla da kendini gösterir.


Ve belki de bir annenin çocuğuna verebileceği önemli şeylerden biri, onun annesinden ayrı bir insan olabilmesine izin verebilmesidir.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page