top of page

Her Duygunun Bir Açıklaması Olmak Zorunda mı?

Yazarın fotoğrafı: Ayça Özbatır
Ayça Özbatır
2 Eki
3 dakikada okunur

Bazen bir duygu daha tam yerleşmeden nedenini aramaya başlarız.

Bugün neden böyle huzursuzum?

Bu kadar küçük bir şeye neden bu kadar öfkelendim?

Onu özlüyorum ama neden görmek istemiyorum?

İstediğim şey oldu; neden düşündüğüm kadar sevinmedim?

Sanki bir duyguyu hissetmek yetmezmiş, aynı zamanda nereden geldiğini, ne anlama geldiğini ve bizim hakkımızda ne söylediğini de bilmemiz gerekiyormuş gibi.

Belki bunda şaşırtıcı bir şey yok.

İnsan zihni belirsizliği pek sevmez. Bir şeye isim verebildiğimizde, nedenini bulduğumuzda ya da onu bildiğimiz bir açıklamanın içine yerleştirdiğimizde biraz rahatlarız.

“Demek ki bundan.”

Bu cümlenin yatıştırıcı bir tarafı vardır.

Ama bazen açıklama arayışı o kadar hızlanır ki henüz yaşamakta olduğumuz şeyin önüne geçer.

Duyguyu yaşamadan onu çözmeye başlayabiliriz.


Kendimizi anlamak için çoğalan kelimeler

Bugün ruhsal hayatımız hakkında geçmişe göre çok daha fazla kelimeye sahibiz.

İlişkilerimizde tekrar eden örüntüleri, bağlanma biçimlerimizi, geçmiş deneyimlerimizin bugüne nasıl taşınabildiğini, sınırlarımızı, kaygılarımızı konuşabiliyoruz.

Bunun çok kıymetli bir tarafı var.

Daha önce yalnızca “bende bir tuhaflık var” diye yaşanan birçok deneyim bugün düşünülebilir ve konuşulabilir hale geliyor.

Ama kelimelerin çoğalması başka bir ihtimali de beraberinde getiriyor:

Kavram, insanın önüne geçebiliyor.

Bir kavram bazen düşünmenin başlangıcı olması gerekirken, düşünmenin sonuna dönüşebiliyor.

Kendimiz ya da bir başkası hakkında bir açıklama bulduğumuzda artık merak edecek pek bir şey kalmamış gibi hissedebiliyoruz.

Oysa bir insanın neden uzaklaştığını anlamak için yalnızca onun ilişki kurma biçimini bilmek yetmeyebilir.

Neden öfkelendiğini anlamak için geçmişini bilmek yetmeyebilir.

Bugün hissettiği şey geçmişinden izler taşıyabilir; ama yalnızca geçmişinin tekrarı olmak zorunda değildir.

İnsan, hakkında bildiğimiz kavramların toplamından biraz daha fazlasıdır.


Anlamlandırmak da bir savunma olabilir mi?

Kendimizi anlamaya çalışmanın kötü bir tarafı yok elbette.

Tam tersine, insanın kendi ruhsal dünyasına merakla bakabilmesi kıymetlidir.

Fakat belki burada ince bir ayrım var.

Bazen anlamaya çalışırız çünkü gerçekten merak ediyoruzdur.

Bazen de bilmemeye tahammül etmek zor geldiği için bir açıklama ararız.

Çünkü açıklanamayan bir duygu açıkta kalır.

Henüz ne olduğunu bilmediğimiz bir huzursuzluk, nedenini bildiğimiz bir huzursuzluktan daha zor taşınabilir.

Bir ilişki hakkında ne hissettiğimizi bilmiyorsak, çelişkinin içinde kalmamız gerekir.

Birini hem seviyor hem ona kızıyorsak, iki duygunun aynı anda var olmasına yer açmamız gerekir.

Bir şey istediğimiz halde ondan uzaklaşıyorsak, kendimiz hakkında hemen tutarlı bir hikâye kuramayabiliriz.

Belki bazen açıklama, bütün bu belirsizliğin yarattığı rahatsızlığı hızla ortadan kaldırmanın bir yoluna dönüşür.

Bir neden bulduğumuzda mesele kapanır.

Oysa ruhsal hayat her zaman kapanmaya bu kadar hevesli değildir.

Çelişki her zaman çözülmesi gereken bir problem değildir.

Bir insanı özleyip onunla görüşmek istemeyebiliriz.

Uzun zamandır istediğimiz bir şey gerçekleştiğinde düşündüğümüz kadar sevinmeyebiliriz.

Birine kızarken onu kaybetmekten korkabiliriz.

Bir kararın doğru olduğunu düşünüp yine de ardından üzülebiliriz.

Bazen zihnimiz bu iki tarafı yan yana bırakmakta zorlanır.

Hangisi gerçek?

Seviyorsam neden uzaklaşmak istiyorum?

Doğru kararı verdiysem neden kötü hissediyorum?

İyi gidiyorsa neden huzursuzum?

Oysa belki iki taraf da gerçektir.

Ruhsal hayatın önemli bir kısmı çelişkilerden oluşur. Bir duygunun varlığı diğerini geçersiz kılmak zorunda değildir.

Belki olgunlaşmanın bir tarafı da her çelişkiyi hemen çözmek yerine, bir süre iki şeyi birden taşıyabilmekle ilgilidir.


Peki her duygunun nedenini bilmek zorunda mıyız?

Belki bazen bilmiyoruzdur.

Bir sabah huzursuz uyanırız.

Bir cümle beklediğimizden fazla dokunur.

Bir insanın yanında neden gerildiğimizi tam olarak anlayamayız.

Bir şey içimizi sıkıştırır ama henüz ona verecek bir adımız yoktur.

Elbette zamanla bir anlam ortaya çıkabilir.

Bir çağrışım gelir.

Başka bir deneyimle bağlantısını fark ederiz.

Konuşurken daha önce göremediğimiz bir şey görünür hale gelir.

Ama belki bunun hemen olması gerekmiyordur.

Çünkü ruhsal hayat her zaman neden-sonuç ilişkisiyle ilerlemez.

Bazen bir duygunun birden fazla kaynağı vardır.

Bazen bugün hissettiğimiz şey geçmişten bir şey taşır ama yalnızca geçmişle açıklanamaz.

Bazen de bir duygunun anlamı, onu yaşadığımız anda henüz bizim için erişilebilir değildir.

Bilmemek de ruhsal hayatın bir parçasıdır.

Anlamak, açıklamaktan biraz farklı olabilir.

Açıklamak çoğu zaman bir neden bulur.

“Böyle hissediyorum çünkü…”

Ve bazen gerçekten rahatlatır.

Anlamak ise belki biraz daha yavaştır.

Bir duygunun yanında durmayı, çelişkilerine tahammül etmeyi, henüz adı konmamış taraflarına yer bırakmayı gerektirebilir.

Psikoterapide de bazen en kıymetli anlar, bir şeyin nihayet hangi kavramla açıklanabileceğini bulduğumuz anlar değildir.

Bazen tam tersidir.

Çok iyi bildiğimizi düşündüğümüz açıklama bir an için askıda kalır.

“Ben zaten neden böyle olduğumu biliyorum”un yerine küçük bir merak gelir.

“Acaba burada başka ne var?”

Belki düşünmek tam da orada yeniden başlar.

Kendimize ve birbirimize zaman zaman şu cümleyi söyleyebilmek mümkün olabilir:

Henüz bilmiyorum.

Bu bir bilgisizlik değildir.

Her şeyi açıklamadan da kendi deneyimimizin yanında kalabilme ihtimali.

Çünkü her duygunun hemen bir açıklaması olmak zorunda olmayabilir.

Ve belki bir insanı gerçekten anlamaya yaklaşmak, onu hangi kelimeyle tanımlayacağımızı bulmaktan çok,

o kelimeden sonra hâlâ merak etmeye devam edebilmekle ilgilidir.


 
 
 

Yorumlar


bottom of page